Beldemizin adı Göltürkbükü...

Beldemizin adı Göltürkbükü fakat ben buraya geldiğim yetmişli yılların sonunda Göl ve Türkbükü ayrı iki köydüler. İlk tanıştığım köy Gölköy oldu. Benim gibi yirmi sene New York’ta yaşayıp gelen biri için burası rüya görmek gibi bir şeydi. Ayrıca Japonya’yı, Karaipler’i, Agadir’den Bodo’ya uzanan hatta ki ülkeleri, yani Fas ve Avrupa şehirlerini, Iran’ı, Mısır’ı baştan aşağı genç İsrail’i ve şu anda unuttuğum bir iki yeri daha görmüş gezmiş olarak gelmiştim. Ve Gölköy’de yaşadığım ilk gecede kendimi rüyadayım zannetmiştim. Düşünün Bodrum’dan eski tarz karşılıklı yerleştirilmiş tahta sıralarda yolcu taşıyan bir jip’e biniyorsunuz, bozuk toprak yollarda sarsıla sarsıla - şu anda 16 kilometre olan yolda bir saat ilerledikten sonra sizi zarif balet ve balerinlerin karşıladığı bir koya varıyorsunuz. Ufukta güneşin son renkleri, her tarafınız mandalin bahçeleri, kumsalda ilerliyorsunuz. Küçüçük bir meydanda üç heybetli arkadaş gibi, gökyüzüne doğru uzanan palmiyeler ve yanından denize kavuşan bir azmak… Etraf doğadaki her kıpırtının sesini duyabileceğiniz kadar sessiz ve sakin, şimdiki Havana’nın ve bir çok irili ufaklı işletmenin olduğu kısım. O gece, şimdi sitelerin bulunduğu Göl’e ismini veren yazın bir miktar kuruyan kışın sularla kaplı göl olmaya özenen etrafı tepelerle çevrili ovacıkta sevgili rahmetli Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun (Bilsa gin kurucusu) tertiplediği bir yemek vardı. Otların üzerine çok uzun bir tahta masa ve hepimiz o tek masanın etrafına oturuyoruz masamızın üstüne – elektrik henüz köye gelmediğinden gümüş şamdanlarda mumlar yerleştirilmişti. Ankara Devlet Balesi’nin güzel çocukları da onun için orada idi. Güneş batmış, tepeler mor renklere bürünmüş ve herkesin yüzünde sanki nur inmiş gibi huzurlu ve sevgi dolu bir ifade. Birbirinizi tanımıyorsunuz, nereden geldiğini, ne yaptığını ne kadar kazandığını, daha önce neler yaşamış olduğunu bilmiyorsunuz. Fakat birbirinizi seviyorsunuz kimse gözgöze gelmekten ve gülümsemekten korkmuyor. Sanki bütün olumlu duygular masanın üstüne serilmiş ve hepimiz bu hazzı paylaşıyoruz. Sanki bir “Mid Summer Night`s Dream”… Sanki bir rüyadasınız…

İşte Bodrum yarımadasının bu Kuzeye dönük koyuna ‘böyle bir gecede aşık oldum’ ve bu koydaki Türkbükünü ondan sonraki günlerde tanıdım. Yolu, elektriği olmayan, dağdan inen suların testi ve kaplara doldurulup kullanıldığı bu koyun tepesinde bir viran taş ev alıp develerle kum ve çakıl çekerek evimi yaptım. “Ben” dediğime bakmayın, her ev yapan böyle yapıyordu. Tabii eve kocaman örümcekler ve kertenkeler gelince onlardan istilaci güçler olarak onlardan özür dilemek zorunda kalıyorduk.

Biz ilk gelenlerin yaptıklarını yerli dostlarımız biraz hayret biraz da hafif alaycı bir ifadeyle seyrediyordu. Kahvede gidip gülüştükleri konulardık. Başlarına gelenlerin neler olacağını hayatlarının nasıl değişeceğini henüz bilmiyorlardı! Son derece iyi niyetli ve misafirperverdiler. Şu andaki Belediye Başkanımız Halil İbrahim Kaynar beni Turizm Bakanlığından bir kişiye bütün köyü kaplayan ışıklar içindeki evleri ve işletmeleri işaret ederek “İşte Nihal Hanım, köyü bu hale getiren kişidir” derken bunu iftiharla söylüyordu. Ama sokakta yürürken rastladığım yerli dostlar da “Ah Nihal Hanım bizim sessiz sakin köyü bu hale sen soktun” diyorlar. Onlara demek istiyorum ki ,"Hayır, Köyler ve Koylar da Güzel Kızlar gibidir, keşfedilirler ve ait oldukları ülkelerin kültürel ve ekonomik durumuna paralel olarak gelişirler. Köyümüze kültürel altyapısı sağlam kişiler katıldıkça güzelleşeceğiz biz buna dua edelim. Dünyanın her yerindeki köyler ve koylar da aynı yolda. Önce köy kahvelerinde o köyü ilk keşfetmiş yazarlar, çizerlerle içki içilir, onların beyni gıcıklayan entellektüel sohbetleri ile heyecanlanılır. Fakat bizler gelip de eski ekonomik değerleri değiştirdikçe o güzel insanların gelir düzeyine artık o köy fazla gelir. Fakat eksik olmasınlar onlar başka sihirli yerler keşfettikçe biz de zevkle onları takip edeceğiz her zaman.

Türkbükü’nün ilk cafe-bar’ı olan "Ship Ahoy"u kurduğumda, küçüçük bir iskelemiz vardı. Tıpkı New York’taki bir zamanların "Central Plaza”sı gibi… Üçten sonra şairlerin, yazarların, genç sanatçıların, başka yerler de işlerini bitirmiş en ünlü caz ustatların biraraya gelip kendileri icin “jam session” yaptığı ve biz içkisini ödeyenlerin yerlerde oturup huşu içinde onları dinlediğimiz New York’un o rüya gibi günlerindeki gibi Ship Ahoy’un küçük iskelesine de Bodrum da işini bitirmiş müzisyenler kendileri için gelip müzik yapar ve bizler onlarla ayla, denizle, kumsalla ve tabii hep aşık olarak birbirimizin varoluşları ile onların oracıkta improvizasyonlarına amatör romantik cümleler kurarak katılmaya çalışırdık. O iskelenin ağzı dili olup anlatmaya kalksa herhalde bir hayli filme senaryo çıkar. İşte bugün bu Göltürkbükü’nün romantizmi bu duygusal altyapının birikintileri ile devam etmekte.

Ne değişti? Zengin bir köye dönüştük. Göltürkbükü bunu haketmişti. Daha genç bir köy olduk ama artık dünyada genç nesil çoğunlukta, herşeyin farkındalar hatta farkında olmadan farkındalar ki bizim gibi sistemin herşeyi bizim iyiliğimiz için yaptığına inandırılmış eski nesiller gibi bu hikayelere inanmıyorlar. Artık sistemin silahı, para gücünün ne olduğunu biliyorlar. Tabi kutsal değerlerin insan olmakta, ölümcül olduğunu bilmekte ve bu dünyadan bir toz gibi geçip giderken mütevazi ve sevecen olmanın ruh sağlığı için paradan çok daha mühim olduğunu bilmelerinde yarar var. Tabii onlar da bunu zamanla ve yaşam tecrübeleri ile öğrenecekler, yaşları kemale ermiş ama bunu farkedememiş olanlar da ne kadar güçlü ve paralı olurlarsa olsunlar neden bir türlü huzura kavuşamadıklarını anlayacaklar.

Geçen sene Tibet’teki rehberimiz bize Tibet’in kutsal sayısının 108 oldugunu söyledi. "Kızlarımız düğünlerde saçlarını 108 örgüyle örer, 108 boncuklu tesbihlerimiz vardır ve 1 artı 8 kutsal 9’a varır" dedi. Çok heyecanlandım çünkü "Ship Ahoy" kapı numarası 108’dir ve o kararmış paslı 108 her baktığımda beni heyecanlandırır. "Ship Ahoy" işletmesini 10 sene önce Zafer Tarlan’a emanet ettim. O da sağ kolu Cemal Yara ve ekibi ile bu özel yeri emanete ihanet etmeden götürüyor ve beni gururlandırıyor.

Orada neler değişti diye soruyorsunuz. Akşamüstü saatlerinde ve yemekte DJ Meto yine her nesilce sevilen parçaları seçiyor. 12’den sonra ise, başımızın tacı, artık idareyi ele alan (biliyorum çünkü torunlarım da bu gruba dahil) gençliğin müziğini çalıyor. Artık iskele üstünde gitarlar çalınmıyor ve gençlerin müziği, felsefi tartışmaların yapılamayacağı desiballerde. Sağ olsunlar varolsunlar ve savaş görmesinler diye dua ediyorum.

Tabii daha değişen çok şey sayabiliriz fakat ilerleyen zamanı durduramayız ve değişen değer ölçülerinin eskilerinin mi yenilerinin mi doğru olduğuna gülümseyerek bildiğini okuyan DOĞA karar verecek.

Nihal I. Acar (Şenol)